Stendhal’in İtalyan Hayranlığı ve Stendhal Sendromu

Stendhal mahlası ile daha iyi tanınan Marie-Henri Beyle, 1783 yılında Fransa’nın Grenoble şehrinde doğmuştur ve Grenoble’da büyümüştür.[1] Beyle, çok sevdiği annesini henüz 7 yaşındayken kaybetmiştir ve sert mizaçlı babasını (Chérubin Beyle) hiç sevememiştir. Yazar yalnızca annesini değil, anne tarafından dedesini (Henri Gagnon) de çok sevmiş olduğundan ve anne tarafının 17. yüzyılda İtalya’dan Fransa’nın Dauphiné adı verilen bölgesine göç ettiğini bildiğinden dolayı içinde her zaman İtalya’ya karşı, daha sonradan hayranlığa dönüşecek olan, bir ilgi beslemiştir. Fransa’ya ise hiçbir zaman ısınamamıştır.

1799 yılında, 16 yaşındayken, Grenoble’dan Paris’e eğitimine devam etmek amacıyla giden Beyle, bu şehri hiç beğenmemiştir. Paris’ten aklında kalanların yalnız başına yediği akşam yemekleri, şehrin çamurlu sokakları ve kendisinden başkasını umursamayan Parisliler olduğunu söylemiştir. Bu nedenle yazar, ilgi duyduğu İtalya’ya ilk fırsatta “kaçmanın” yollarını aramıştır.

Maceracı bir karaktere sahip olduğundan dolayı Beyle, 1800 yılında Fransız ordusuna katılmıştır ve görevi gereğince İtalya’ya gitme fırsatını yine aynı yıl yakalamıştır. İtalya’ya ilk kez 1800 yılında gitmiş olan Beyle, bu ülkeye ilk görüşte âşık olmuştur. Öyle ki 1800 yılında yalnızca birkaç aylığına Milano’da yaşamış olan Fransız yazar için bu şehir dünyanın en güzel yeridir ve burada geçirdiği birkaç aylık zaman dilimi de ömrünün en güzel zamanlarıdır. Beyle, daha sonraki dönemlerde, 1801 ve 1802 yıllarında tekrar Milano’ya kısa süreliğine gitmiştir ve 1815-1821 yılları arasında Milano’da yaşamıştır. Kendisi İtalya’yı ve Milano’yu o kadar sevmiştir ki ölümünden sonra, vasiyeti üzerine, mezar taşına “Milanolu Henri Beyle” yazılmıştır.[2] Beyle için İtalya o kadar güzeldir ki ona göre bir insan gömleğini satmak zorunda kalsa bile bu ülkeyi kesinlikle ziyaret etmelidir.

İtalya’ya ve İtalyan kültürüne bu derece hayran olan birisinin Dante, Michelangelo, Leonardo da Vinci gibi Rönesans sanatçılarının bir zamanlar içinde yaşamış olduğu Rönesans şehri Floransa’dan etkilenmemesi mümkün değildir. Floransa sanatsal açıdan o kadar “yoğundur” ki İtalya’ya miras kalmış olan sanat eserlerinin ¼’ünün bugün Floransa’da bulunduğu belirtilmektedir.

Stendhal, Floransa’ya 1817 yılında, 34 yaşındayken, gitmiştir. Ona göre Floransa, medeniyetin tekrar doğduğu önemli, hatta kutsal bir yerdir. Roma, Napoli ve Floransa adlı seyahatnamesinde[3] Floransa’yı insan dehasının vardığı son noktalardan biri olarak kabul eden Stendhal’in Floransa gezisi, kendisini ve edebiyatını ömrü boyunca etkilemiştir.

Stendhal, Floransa’ya gittiğinde Rönesans Dönemi’nden kalma pek çok mimari yapıyla ve sanat eseriyle karşılaşmıştır. Kendisi Floransa’da Ponte Vecchio’yu, Palazzo Vecchio’yu ve önünde bulunan meydanı Piazza della Signoria’yı ve söz konusu meydan üzerinde bulunan tarihî heykelleri, ayrıca Palazzo Medici Riccardi’yi ve Santa Maria del Fiore Katedrali’ni görmüştür.

Bu kadar fazla sanatsal güzellik karşısında kalbi heyecanla atan Stendhal, paradoksal bir biçimde, hem gördüklerine hayran kalmıştır hem de aşırı sanatsal güzellik altında ezildiğini hissetmiştir. İşte böyle bir ruh hâli içerisindeyken ünlü yazar, Santa Croce Kilisesi’ni de ziyarete gitmiştir. Santa Croce’nin mimarisi, içerisinde bulundurduğu sanat eserleri ve kilise içerisinde bulunan ve Rönesans’ı gerçekleştirerek Stendhal’e göre “medeniyetin yeniden doğmasını sağlayan” bir avuç tarihî kişiliğin, bir avuç dehanın, bir kısmının mezarı Stendhal’i baştan çıkarmaya yetmiştir. Stendhal, burada artık vücudunun kaldırabileceğinden çok daha fazla sanatsal güzellik altında ezildiğini hissetmiştir. Kendisi, baş dönmesi nedeniyle, ayakta duramaz hâle gelmiştir. Santa Croce Kilisesi’nden ayrılmak ve biraz temiz hava almak istemiştir. Bu nedenle bir an önce Santa Croce Kilisesi’nden kilisenin önündeki meydana çıkarak biraz sakinleşmeye ve kendine gelmeye çalışmıştır.

19. yüzyılda, 20. yüzyılda ve günümüzde aşırı dozda sanatsal güzelliğe maruz kaldığından dolayı kalp atışları hızlanmış, terlemiş, başı dönmüş, midesi ağrımış, ayakta durabilmek için destek alacak bir yer aramış, halüsinasyonlar görmüş hatta bayılmış olan tek kişi Stendhal değildir. Özellikle Floransa’ya gelen yabancı turistlerde gözlemlenen bu hastalık hâlleri, Floransa’nın Santa Maria Nuova adlı hastanesinde çalışan İtalyan Psikiyatr Grazielle Magherini’nin de dikkatini çekmiştir. Magherini, 1970’li yılların sonuna doğru, bu tür şikâyetlerle gelen hastaları inceledikten sonra, söz konusu şikâyetlerin bir tesadüf olmadığını fark etmiştir. Söz konusu durumun bir “psikosomatik hastalıktan kaynaklandığını” düşünen Magherini bu hastalığı, Stendhal’in 1817 yılındaki Floransa seyahati esnasında yaşadıklarını göz önüne alarak, “Stendhal Sendromu” olarak adlandırmıştır.[4]

O hâlde Stendhal Sendromu kısaca “aşırı fazla miktarda sanata/sanat eserine ve sanatsal güzelliğe maruz kalmaktan dolayı bazı insanlarda kalp ritminin hızlanmasına, baş dönmesine hatta halüsinasyonlara neden olabilen psikosomatik hastalık” olarak tanımlanabilir. Aşırı dozda sanatsal güzelliğe maruz kalmaktan nasıl kaçınılabileceği ise üzerine muhakeme hatta münazara gerektiren enteresan bir konudur.


[1] Stendhal, 1842 yılında Paris’te hayatını kaybetmiştir.

[2] Kendisinin mezarı bugün Paris’te bulunan Montmartre Mezarlığı’ndadır.

[3] Söz konusu eser, Marie-Henri Beyle’in toplamdaki üçüncü, Stendhal mahlası ile yayımlanmış olan ilk eseridir.

[4] Stendhal Sendromu aynı zamanda Floransa Sendromu olarak da adlandırılmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir